GÖNÜL SOFRASI RAHMET PINARI
23 Nisan 2018 ( 5177 izlenme )
Reklamlar

Annesinden Utanan Evlat


Annemin sadece bir gözü vardı. Öteki gözü çukurdu, yani yeri boştu. Devamlı, ince sarı bir su akardı. Bu haliyle gören çocukların çığlık atarak kaçıştıklarına çok şahit olmuştum.

Onun bu çirkin görünüşünden nefret ediyordum, tiksiniyordum. Çünkü bu durum beni arkadaşlarımın yanındayken utandırıyordu.

Babam, ben daha küçükken bir kazada öldüğünden, ailemizi geçindirmek de anneme kalmıştı. Bunun için evlere temizliğe gidiyordu. İlkokulda iken bir gün beslenme çantamı unutarak mektebe gitmiştim. Annem bana “kurabiye” getirmişti. Sanki, yerin dibine geçmiştim. Keşke aç kalsaydım da onu mektepte görmeseydim! Bunu bana nasıl yapabilirdi? Onu görmezden geldim, ona nefretle bakarak oradan kaçtım.

Ertesi gün sınıfta bir arkadaşım bana “senin annenin sadece bir gözü var. Diğeri ne biçim!” dedi. Çocuklar da bu lafa gülmüşlerdi. O anda yerin dibine girmek ve de annemin ortadan kaybolmasını çok istemiştim. Bu yüzden, o akşam eve gidince “Beni gülünç duruma düşüreceğine, ölsen daha iyiydi” diye öfkelendim.

Annem bir şey demedi. Sadece, yaş dolan tek gözüyle bana biraz baktı ve sessizce uzaklaştı, gitti. Dediklerim hakkında bir saniye bile düşünmemiştim, çünkü çok kızmıştım. Onun iç dünyası ise, beni hiç alakadar etmiyordu.

Aradan seneler geçti. Tek başıma çok çalıştım, kendime yeter oldum, sonunda İstanbul’a okumaya gittim. İyi bir tahsil yaptım, işe girdim ve bir süre sonra da evlendim. Birikimime borç ekleyerek kendime bir ev aldım. Daha sonra çocuklarım oldu ve hayatımdan memnundum. Beni her zaman utandıran annemi çoktan unutmuştum.

Nereden bulmuş, nasıl etmiş bir gün annem bizi ziyarete geldi. Öyle ya, kaç senedir biricik oğlunu görmemişti. Zili çalınca, çocuklarım kapıya koşuştu, karşılarında pejmurde ve tek gözlü bir ihtiyar kadın görünce birden korktular, sonra da güldüler. Bu arada ben de gelmiştim. Çocuklara “Bu gelen yabancı değil, babaanneniz” diyemedim. İçeri girmesine izin verdim lakin tepem de atmıştı. İlk fırsatta ona:

“Evime böyle acayıp kılıkta gelip çocuklarımı nasıl korkutabilirsin? Buradan uzaklaş, hemen git!” dedim. Bu sert çıkışıma tek gözünden seller gibi yaş akıtan annem, kısık bir sesle “Kusura bakmayın, ben yanlış adrese geldim galiba!” dedi ve çıktı-gitti. Öyle şartlanmıştım ki hiç aldırmıyordum.

Aradan yine uzun bir zaman geçmişti. Bir gün memleketten “mezunlar toplantısı” için bir mektup aldım. Karıma “iş seyahatine gidiyorum” diye bahane uydurup doğduğum şehre gittim. Mezunlar toplantısından sonra, birden aklıma düştü. Sadece meraktan eski evime gittim. Eski komşularımıza sorduğumda, “annemin öldüğünü” söylediler. Önce biraz sevinç duyar gibi oldum ama içimde bir burukluk ve sızı hissettim. Ben şaşkınca beklerken, “bana verilsin diye annemin bir mektup bıraktığını” söylediler.

Aceleyle açtım ve okumaya başladım: “Ey sevgili biricik oğlum… Canım evladım. Her yerde, her zaman hep seni düşündüm. Senin için ağladım, senin için güldüm. Uzaktan, yakından hep takip ettim, dişimden tırnağımdan artırdıklarımı, bütün kazandıklarımı sana gönderdim. Belki burs diye eline geçmiştir. Olsun, sana ulaştı ve ihtiyaçlarını giderdin ya bu da yeter.

Ana yüreği hasretle kıvranıyordum. Ne edip ettim adresini buldum. İstanbul’a gelip çocuklarını korkuttuğum için çok üzüldüm. Mezunlar gününe çağrıldığını duydum ve geleceksin diye çok sevindim, hasretle bekledim. Ama “seni görmek için yataktan kalkabilir miyim” diye çok düşündüm. Seni büyütürken, ‘tek gözümle’ sürekli bir utanç kaynağı olduğum için de üzgünüm. Biliyor musun biricik oğlum, canım evladım?

Sen küçücükken, babanla birlikte bir kaza geçirmiştin. Baban öldü fakat sen, bir gözünü kaybetmiştin. Bir anne olarak, senin tek bir gözle büyümene dayanamazdım. Bu yüzden, babandan kalan tarlayı satarak, ameliyat masraflarına yatırdım. İşte, şimdi o yeri boş olan gözüm var ya, onu sana vermiştim. “O gözle, biricik oğlum görüyor ya…” diye çok mutlu oluyordum. Ana yüreği ya oğul, sana ‘sen benim gözümle görüyorsun ‘diyemedim.

Muvaffakıyetlerinden dolayı seninle o kadar gurur duyuyordum ki, bu bana yetiyordu. Her şeye rağmen, sen benim oğlumsun… Ben gülmesem de sen huzurlu ol, sen evlatlarınla rahat et, o da bana yeter oğlum. Bu mektubu okuduktan sonra da kavi ol, eskisi gibi dik dur oğlum. Sakın üzülme, Sen üzülürsen ben daha fena olurum. Senin mutlu olman, huzurla yaşaman, benim yaşamam demektir.

Ben annelik hakkımı can-ı gönülden helâl ettim. Gönlün ferah olsun yavrum. Bütün muhabbetlerimle gözlerinden öperim, o koklayamadığım torunlarımın da…

Annen” Allah Korkusunun Yedi Alameti Vardır Mümin, vücudunun bütün âzaları ile Allah’tan korkandır. Nitekim büyük ahlâk ve fıkıh bilgini Ebu Leys es-Semerkandi, Allah korkusunun yedi alameti olduğunu haber verir. Bunlar şöyledir:

Dil yalandan uzaklaşır, Allah korkusu taşıyan kul dilini yalandan, dedikodudan, koğuculuktan, iftiradan ve boş konuşmaktan alıkor, bunlar yerine onu zikirle, Kur’an okumakla ve ilmî konuşmalarla meşgûl eder.

Kalbten kıskançlık kalkar, Allah korkusu taşıyan kul başkalarına karşı kalbinde düşmanlık, iftira ve kıskançlık barındırmaz. Çünkü kıskançlık iyilikleri mahveder. Nitekim Peygamberimiz (sas) şöyle buyurur: Ateş odunu nasıl yerse (yakarsa) kıskançlık da iyilikleri öyle yer (yok eder).

Bilesin ki, kıskançlık, kalb hastalıklarının başlıcalarından biridir ve bu hastalıklar da ancak ilimle ve iyi ameller işleyerek tedavi edilebilir.

Göz harama bakmaz, Allah korkusu taşıyan kul, haram yiyeceğe, haram içeceğe, haram giyeceğe vb. (kısacası) haram olan hiçbir şeye bakmaz. Dünyaya aç ve muhteris gözlerle değil, ibret almak amacı ile bakar. Helal olmayan şeylerden bakışlarını uzak tutar. Nitekim Peygamberimiz (sas) şöyle buyurur: “Kim gözünü haramla doldurursa Allah da onun gözünü kıyamet günü ateşle doldurur”.

Haram lokma yemez, Allah korkusu taşıyan kul, karnına haram lokma sokmaz; çünkü haram lokma yemek, ağır günahlardan biridir. Nitekim Peygamberimiz (sas) şöyle buyuruyor:
“İnsanoğlunun karnına haram bir lokma inince, lokma midesinde kaldığı sürece yerde ve göklerdeki melekler tekrar tekrar üzerine lanet yağdırırlar. O lokmayı hazmederken öldüğü takdirde varacağı yer cehennemdir”.

Eller Allah rızası için çalışır, Allah korkusu taşıyan kimse, ellerini harama değil, Allah’ın rızasına uygun şeylere doğru uzatır. Nitekim sahabilerden Kâ’bul Ahbar’ın (ra) şöyle dediği rivayet edilir: Allah, her bir bölümü yetmiş bin gözlü yetmiş bin bölümü olan yakuttan yapılma bir köşk yaratmıştır. Kıyamet günü bu köşke; ancak önlerine çıkan haram şeylerden Allah korkusu ile uzak duranlar girebileceklerdir.

Ayaklar Allah için yürür, Allah korkusu taşıyan kimse, günah işlemeye değil, Allah’ın emrine uygun ve O’nun rızasını kazandıracak işlere doğru yürür, alimlerle ve iyi amel işleyenlerle buluşmak gayesi ile adım atar.

İbadete riya karışmaz, Allah korkusu taşıyan kimse ibadetini sırf Allah rızası için yapar, riyadan ve münafıklıktan kaçınır, böylelikle Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden biri olur: “Rabb’inin katında ahiret, günahlardan korkanlar içindir”. [1]
“Günahlarından sakınanlar, hiç şüphesiz, cennetlerde ve pınarlar(ının başların)dadırlar”.[2] “Günahlardan sakınanlar cennet ve nimetler içindedirler”.[3] “Günahlardan sakınanlar emin bir makamdadırlar”.[4]

Mü’minin korku ile ümit arasında bulunması gerekir. Buna göre bir yandan ümit kesmeksizin Allah’ın rahmetini beklerken diğer yandan ibadet hali içinde çirkin hareketlerden vazgeçerek Allah’a tevbe eder. Nitekim Allah (cc) “Sakın Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin”.[5] buyurmaktadır, [1] Zuhruf/35 [2] Zariyat/15 [3] Tur/ 17 [4] Duhan/51 [5] Duhan Suresi/ 5

Bunu paylaş:

Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Lütfen dikkat şifreler çalınıyor hesaplarınıza bakın! Devamını Okuyun.... Nohutu Bir Gece Suda Bekletip Bu Suyu İçerseniz Bakın Ne Oluyor.. "TAHİN" EN GÜÇLÜ DETOKS!